2 Mayıs 2013 Perşembe

DOĞUM MU! AMA BEN MAKYAJSIZIM, SAÇLARIM FÖNSÜZ!




"A la carte usulü sezaryen istiyorsun öyle mi? Yani bana menüden sipariş verir gibi" dedi doktorum gözlerini kocaman açarak. 

İspanya'nın en deneyimli kadın-doğum profesörlerinden biri oturuyordu karşımda. Doktorum, dedesi ve dedesinin dedesi olmak üzere üç kuşak kadın-doğumda prestijli bir kariyer yapmışlardı. 

Ahh Senyor Doktor'cuğum, senin bu kadar yadırgadığın olay, benim ülkemde, açık büfe hizmeti yahu: 
"At bi sezaryen tabağına müşteri anne, yanına garnitür olarak doğum fotoğrafçısı ekle, makyajını yap, fönünü çektir, ameliyathanede profesyonel resimlerin çekilsin mutlu mesut...”


   CE N'EST PAS VRAI, BU GERÇEK OLAMAZ, ÇOK KORKUYORUM, ÇOK...

Söz konusu Törkiş doğum ritüelini nasıl açıklayacağım, onu nasıl ikna edeceğim bilemediğim için yutkundum. Müzakere konusunda uzman olan diplomat kocam, daha önce doğum yöntemi konusunda doktorumun ağzını aramıştı: 
"Doktor Bey, doğuma da iki ay kaldı. Merak ediyorum nasıl oluyor İspanya'da bu doğum işi?"
"Nasıl yani? İnsanoğlu her yerde aynı şekilde doğuruyor, evrensel bir olay, isterseniz eve dönünce internetten bir göz atın" dedi şaşkın bir tebessümle.
"Türkiye'de yeni jenerasyon kadınlar artık anneleri gibi ıkınmayı pek tercih etmiyor da..." diye açıkladı Pep. 
"Sezaryen bir ameliyattır, koşullar beni buna mecbur etmedikçe uygulamayı asla tercih etmem" diyerek bu bahsi bir celsede kapamıştı Senyor Doktor. 

Ah bir de "haydi al artık şu sezaryen tarihini doktorundan, ona göre bebek kurabiyesi sipariş edip, uçak bilet alacağız" diye bana Türkiye'den baskı yapan annem ve ablamdan bahsetsem adam şoka girecekti demek ki...

Derin bir nefes aldım, stresten beynimde arapsaçına dönen İspanyolca cümleleri toparlamaya çalıştım kısa bir süre:
"Doktor Bey, tabii ki ben size ve tecrübenize sonuna kadar inanıyor ve saygı duyuyorum, amacım asla size doğum metodunu dayatmak değil, gelin görün ki son günlerde, nedendir bilmem, hiç uyuyamıyorum, çok korkuyorum, çok korkuyorum doğal doğumdan, yapamayacağım..." diyebildim ve ikna için stratejik olarak kullanmayı planladığım gözyaşlarım, natürel bir şekilde dökülüverdi. 

Gerçekten salya sümük ağlıyordum.
"Sakin ol reina(kraliçe)" dedi tatlı dilli doktorum beni avuturcasına.
"Tabii ki normal doğum taraftarıyım, hele senin gibi, az kilo almış, atletik bir kadın için bence acayip de kolay olur ama madem istemiyorsun, seni üzmeyeceğim, sıkmayacağım. Sen huzurlu ol yeter ki, bu her şeyden önemli benim için. Operasyon 11 dakikada bitecek. Ruhun bile duymayacak, sen sadece hastaneye kendini getir tamam mı, gerisini bana bırak. 10 Ocak uygundur, ekibimi ve hastaneyi ayarlıyorum" diyerek uğurladı beni.

Ohhh, üzerimden korkunç bir yük kalkmıştı, evet sulugözlülüğüm ve sümsüklüğümden dolayı biraz utanmıştım kendimden ama ne yapabilirdim? Gerçekten de çevremde doğal doğum yapmış, beni avutabilecek bir tane bile tanıdığım yoktu, normal doğumla ilgili tüm referans noktam, filmlerde avazı çıktığı kadar bağıran ve kocalarına söven kadınlardı. Hemcinslerim yetmiyormuş gibi, bir de kocamın doğum fantazileri bulandırıyordu beynimi:
"Ben kadın olsam var ya, hayatta normal doğurmam, ne  o öyle inek gibi, kestiriveririm gider"

Muayeneden çıkar çıkmaz, sabırsızlıkla benden haber bekleyen ailemi arayıp, Türkiye'ye müjdeyi uçurdum:
"10 Ocak için sezaryen sipariş edildi, haydi bakalım siz de kurabiyeleri, çikolataları hazır edin kızlar..."
Kritik tarihe bir şeycik kalmamıştı, yalnızca 12 gün!




30 Aralık sabahı, yani doktorla görüşmemden sadece iki gün sonra, karnımda garip sızılarla açtım gözümü. Son günlerde hep olduğu gibi gece yine uyuyamamıştım fakat aynada kıpkırmızı yanaklar ve pırıl pırıl gözlerle ışıldıyordum adeta, içimde maraton koşacak bir enerji patlaması vardı sanki.

Kahvaltı etmek üzere mutfağa yöneldim, sızılar arka planda devam etmekteydi, inceden inceye, varla yok arası. Bir an aklımdan doğum geçse de, çığırtkan artistleri anımsadıktan sonra, buna ihtimal vermedim. 
"Doğum hiç bu kadar yumuşak davranır mı insana saftirik? Braxton Hicks olmalı bu, şu kitapta yazan çakma doğum sancıları... Doğuma az kaldı ya, vücut akıllı, antreman yapıyor" diye sakinleştirmeye çalıştım kendimi. 

Çakma sancılar, fonda devam edip durdukça içime kurt düştü ve doktoruma danışayım istedim. Telefonda bana, yarım saat içerisinde hastanede olmamı, sonrasında tatile gideceğini söyledi Senyor. Hemen üstüme ne bulduysam geçirdim ve bir taksiye atladım. Büyük ihtimalle hiçbir şey yok deyip beni eve geri gönderecekti ama beynime üşüşen soru işaretlerinden kurtulmuş olacaktım. 

O kadar sakin, huzurlu ve mutluydum ki. Etrafıma baktım camdan, Barselona'ya inip de havaalanından otelimize yaptığımız o ilk taksi yolculuğu geldi aklıma. Yine camdan dışarıyı seyrederken önümüzdeki üç yıl boyunca şehrin bize ne sürprizler hazırlayacağını merak etmiştim. Aradan iki yıl kadar bir süre geçmişti, taksiciyle şakır şakır İspanyolca konuşan ve doğum şüphesiyle hastaneye giden bir yolcu vardı şimdi arka koltukta.

Hemşire beni hemen NST'ye bağladı ve kısa bir süre sonra doktor yanıma geldi.
"Beni tam çıkmak üzereyken yakaladın küçük hanım, uçağımla Costa Brava'ya gideceğim birazdan"
Vah vah! Adama sezaryen talimatı verdiğim yetmezmiş gibi, bir de tatile çıkışını geciktirdim, iyice kinlenecek şimdi bana diye geçirdim içimden. En masum ve sevimli halimle:
"Ah Doktor Bey, biliyorum, pimpirikli davrandım, siz de tam tatile gitmek üzereymişsiniz, kusura bakmayın, ama sabahtan beri ufak sızılar var..."
Bu sırada muayeneye başlayan doktor kafasını kaldırıp tüm ciddiyetiyle bana baktı:
"Sol! Doğum başlamış"
"Neee!"
"Sakin ol, hayatının en güzel tecrübesi olacak, bana güven, bebek 36 haftalık, sezaryen yapmam söz konusu değil, kafamı keserler, anlıyorsun değil mi?"
"Olamaz"
"Korkacak hiçbir şey yok."
"Makyajım yok, saçlarım fönlü değil, hayatımın en özel günü böyle mi olacaktı?"
"Saçına bone takılacak zaten, söyle kocana makyaj malzemelerini doğum çantanla beraber  derhal hastaneye getirsin"
"Ama Doktor Bey, annem yok, yarın geliyor."
"Ne yapacaksın anneni? Bir tek bana ihtiyacın var, ben de şans eseri buradayım, biraz daha geciksen ben sahilde martinimi yudumluyor olacaktım"
Fesüpanallah! Koyun can derdinde, bizim doktor zevk-i sefa peşinde...

Pep'i aradım, hiç konuşmasına fırsat vermeden:
"Ben bu sene sana yılbaşı hediyesi almayacağım" dedim pat diye.
"Nedenmiş o?"
"Çünkü oğlun geliyor"
Pep yaklaşık 1 saat sonra hastanede yanımdaydı makyaj malzemeleriyle. 



Epiduralin ucube iğnesiyle  henüz tanışmış olmamama rağmen, hala kaydadeğer bir acı duymuyordum. Ebem Macarena,  Hello Kitty baskılı kırmızı bir ayna tutarak yardım etti makyaj yapmama. 
"Bu anı, acil fotoğrafla bence. Kaç yıllık ebeyim, ömrü hayatımda sancı çekerken maskara süren bir kadın görmedim bu odada" dedi Pep'e.



Sizi çığırtkan zilliler sizi... genç anne adaylarının kabuslarında gördüğü doğum sahnelerinin arsız oyuncuları, püüü hepinize!!! Sanatçı dediğinin sosyal sorumluluğu olur be azıcık, yazık değil mi benim gibi gecelerce uykusunu kaçırdığınız hamilelere?
Utanmasam ayağa kalkıp 90'lı yılların o ünlü şarkısı "Macarena"nın dans figürlerini yapacağım doğum koridorunda, öyle gerçekdışı bir sükunet ve cesaret var üzerimde:



Vücuduna neşeni yansıt Macarena,
Özellikle salçalı kalçalarına,
Törkiş belly dance usulü, 
Yap bir üç yüz, beş yüz bana...
Heyyy Macarena!!! 

Ben de oğluma mini mini bir kuş yerine hey Macarena öğretmezsem ne olayım be gülüm! 
"Epidural'i tazeleyelim mi? " diye soruyor zihnimde dönen klibin baş dansçısı ebem.
Kuaförün çırağı çay ikram eder, bizimki epidural, ver be Macarena'cığım, benim Miranda Kerr gibi yüzde yüz organik doğum yapacağım diye bir iddiam yok zaten, tıp çaresini bulmuş, ben kimim ki reddedeyim?

Ben "duble epidural kalkanı"nı kuşandıktan beş dakika kadar sonra:
"Öyleyse artık doğum odasına gidiyoruz, doktora haber vereyim" diyor latin güzeli. Sıfır makyaj, mint yeşili önlük ve Crocs'larla bile fıstık gibi 1,80'lik hatun. Doğum telaşım olmasa kıskanabilirim hani...
"Ama önce, bu muhteşem kadınla bir resim çektireceğim, bana romantik komedi tadında bir doğum deneyimi yaşattığı için" deyip haset düşüncelerimden arındırıyor beni.


Resim seansı tamamlandıktan sonra oldukça soğuk sayılabilecek bir odaya götürüyorlar beni sedyeyle. Karşımda duran dijital saate ilişiyor gözüm, öğleden sonra beşe yaklaşıyor. Hastaneye geleli neredeyse 7 saat geçmiş. Annem düşüyor aklıma birden, acaba duydu mu minik kızının doğurmak üzere olduğunu? 

Doğumhane alt katta olduğu için telefonlar çekmiyor. Pep bulduğu her fırsatta yukarıya çıkıp, durumu bilen ailesini ve ablamı bilgilendiriyor. Ben doğum gerçekleşmeden annemi haberdar etmelerini ve kadıncağızın saatlerce benim adıma Türkiye'de dokuz doğurmasını istemedim. Ancak şimdi öyle demiyor kalbim, keşke yanımda olsa da elimi tutsa, oğlumun gelişine şahit olsak beraber diye geçiriyorum içimden. 24 saatten bile az bir süreyle kaçırıyor bu kutsal anı,   biletini ertesi güne değil bugüne kestirseydi şayet....

Vücudum tir tir titremeye başlıyor, en çok da dudaklarım... Ben sancı odasında beklerken, şu anda uzanmakta olduğum dünyanın en rahatsız koltuğundan az önce yükselen ilk bebek "ıngaları" ve annelerin sevinç çığlıkları çınlıyor kulaklarımda. Şimdi sıra bende. Saatlerdir sergilediğim süper kadın performansına gölge düşürmemek için, annemi de yenidoğan bebek ağlamalarını da boğazımda düğümlüyorum. Neyse ki sevimli doktorum, her şey hazır edildikten sonra asolist edasıyla odaya girip laf atıyor bana:
"Nasılsın çılgın Türk? Dur bakayım, saçın mı elektriklenmiş biraz? Macarena bir el at duruma lütfen, böyle mi doğuracak femme fatale?"
Kahkahalarla ısınıyor soğuk oda. 
"Gözlerin yaşarmış, fark etmedim zannetme, ama göz kalemin akmasın şimdi güzelim, şu oğlanı elbirliğiyle bir çıkaralım, sonra doyana kadar ağla, söz mü?"

Üzerimdeki tüm gurbet garibi hüznü dağılıyor birden, o kadar seviyorum ki bu memleketi ve benim gibi yüksek oktavlı doğal insanlarını, evimde hissediyorum kendimi şimdi. Tekrar omzuma atıyorum süperlik pelerinimi ve verdiğim sözümü tutuyorum, taa ki doktor:
"Hola, bienvenido, felicidades-merhaba, hoşgeldin, tebrikler-" cümlesiyle üç kiloluk mucizemi selamlayana dek...


Rüzgar, adın gibi geldin dünyamıza, beklenmedik bir anda, ani, sürpriz bir şekilde, makyajsız, fönsüz, kukisiz, çikolatasız, profesyonel fotoğrafçısız, doğanın istediği gibi işte! Fransızların "a la minute" usulü, hemen, dakikasında, ayaküstü pişirilen yemek:)

Kusursuz planlara bıyık altından güler doğa, bir bebek ancak dilediği zaman düşer ana rahmine ve kendi istediği zaman açar gözlerini dünyaya...

Sezaryen sipariş etmeksizin, anaları gibi ÇATIR ÇATIR doğuran hemcinslerime,
Güneş




7 yorum:

Adsız dedi ki...

Harika bir yazı olmuş:) bizzat yaşamama rağmen ilk defa duyuyormuş gibi heyecanlandım...Pep

Adsız dedi ki...

Gunes'cim harika bir yazı bayıldım

Ece Araz dedi ki...

Canım muhtesem bir yazı olmus !

Adsız dedi ki...

Harikasın !

Adsız dedi ki...

Heeeeey Mecarenaaaa :)))))

Karpuz Tasarim dedi ki...

Super bir dogum hikayesi, super bir yazi! ��

Etel baler dedi ki...

Cok eglencim okurken...Ruzgarin is ve okul hayatinda firtana gibi esmesi,ozel hayatinda meltem kadar huzurlu olmasi dileklerimle gule gule buyutun.
Sevgiler
Etel Baler