3 Mayıs 2013 Cuma

LIMITED EDITION "LOHUSA" HAŞMETLİ PUSETİNİ İNDİRİM SEZONUNA ENTEGRE ETMEK İÇİN TER DÖKÜYOR




"Lohusa": Sendromunu bırakın adı bile korkunç bence. Gözümün önüne Van Gölü Canavarı'nın kardeşi geliyor duyunca. Yatağını da istemem, kalori bombası şerbetini de, albasması(*)nı savan kırmızı tacını da alın başınıza çalın! Neden saç baş darmadağın perişan hasta moduna sokup evde oturtmaya çalışıyorsunuz yeni cinlenmiş bir anneyi???

Oturmak demişken, "doğal doğum yap, şıp diye ayağa kalkarsın" kampanyası yapan teyzeler, mesele ayağa kalkmak değilmiş ki... Oturmakmış azizim. Nohut kadar 5 hemoroid, halk diliyle basur -ki bu da en az lohusa kelimesi kadar dehşet verici- kanape yüzü görmek ister mi lohusa!



Unutmadan bir de: lohusayı kırk gün yalnız bırakma diye bir atasözümüz var. Travmatik bir geçiş döneminde anneye manevi destek verilmesi, kuşkusuz güzel, nazik bir davranış. Taze annenin, protokol sırasıyla önce annesi ile kayınvalidesi, sonra yakınları tüm işlerini güçlerini bırakıp onun yardımına koşuyorlar. 

Gelin görün ki, kendini zaten yeterince inek duyumsayan anneye düzenli olarak "Sağma Metoduna Giriş" dersi vermeye çalışanlar var ki, işte orada bir duralım. Evet, size bir "merhaba nasılsın" demeden sütünüzü soranları kastediyorum:
"Sütün nasıl canım?"
"İyi teyzeciğim, ellerinden öper" 

Lafa bak yahu! Daha ileri gidenleriyle de karşılaştım, hiç abartmıyorum, İspanya'dan Türkiye'ye ilk ziyarete geldiğimde, annemin çok yakın ve normal koşullarda sevimli bir arkadaşı beni köşeye sıkıştırıp:
"Bak güzelim, zayıf kalacağım diye iyi beslenmiyorsun, fark ettim. Çok kötü, göğüslerinde hiç süt varmış gibi durmuyor" demesin mi!
Çünkü donattığı kahvaltı sofrasından, sağlıklı kabul ettiğim her şeyi yeyip, midemde keke yer kalmayınca kibarca reddettim kendisini.

Kekin rövanşını utanmasa, sütümü sağıp en yakın laboratuvara analize göndererek alacak: bu sıvının protein, mineral ve kolestrol oranı nedir acep? ya doymuş ve doymamış yağ oranı?

Suçum: Hamileliğim boyunca sağlıklı beslenip, yürüyüş ve yüzme gibi bana keyif veren sportif aktiviteler yaparak dokuz kilo ile doğum masasına yatmış olmam ve iki gün sonra eski bedenime kavuşmam. Bunun için bana madalya taksınlar demiyorum, zaten ben bu çabayı bizzat kendim ve ruhumdaki "stilettolu kadın" için gösterdim. Varsın alkışlamasınlar beni, ama neden üzerimde mahalle baskısı yaratıp, eşofmandan taşan göbeğimle malak gibi lohusa yatağımda yatmamı bu kadar şiddetle istiyorlar ki???

Yatmayacağım! Yedinci cinnet günümde beni bırakın kendimle başbaşa! Barselona caddelerine vurup, soluğu terapistim Zara'nın şefkatli kollarında alayım, O okşasın benim saçlarımı...Üstelik aşık olduğum şehrin her yıl iple çektiğim bir sezonu yaşanmakta şu an: 'Rebajas' yani indirim!!!

Doktor, dünyaya erken gelen yılbaşı sürprizi oğlumun evde kalmasını önerdi bir hafta boyunca. Ben arada sırada yürüyüş yapmak için dışarı çıkmakla beraber, bu sürenin büyük bir bölümünü, bedenen miniğimle birlikte ama zihnen indirimli ürün yığınlarının arasında geçirdim. Ama bugün terhis oluyoruz ikimiz de!

Hemen üzerime mini bir şort geçiriyorum, altına da kürklü topuklu botlar... Saçımı yapmakla hiç vakit kaybetmeyeyim ve şu fötr şapkayla günü kurtarıp maratona hazır olayım... İşte karşınızda Limited Edition Lohusa!



İlk "atta" projem, mahallemizdeki Turo Park. Hele bir Barselona oksijenini atayım şu küçük adamın biberonuna uyku ilacı niyetine, sonra ver elini tıklım tıkış indirim tapınakları... 

Hazır ve nazır salona girmek üzereyken annemin:
"Bir puset aşkına yaptı bizimki bebeği, neymiş Barselona caddelerinde bebek arabasıyla gezmek pek eğlenceliymiş, kabak benim başıma patladı. Her gün yiyor beni dışarı çıkacağım diye. Doktor yasakladı hayatım, ben ne yapabilirim? Evde oturduğunda da, sanki yeryüzünde değil, her gün kırmızı oje tazeler mi bir kız!" şeklindeki yakarışlarına şahit oluyorum. Telefonda ablamla beni çekiştiriyor zilliler!

Haklı isyanını gülümseyerek dinledikten sonra, tüm ciciliğimle su yeşili güzel gözlerinin içine bakıyorum anneciğimin:
"Ben çok daraldım evde be Şuliş, şöyle bir tur atıp hava alsam diyorum"
"Aaa tabii çık tatlım, biraz alışveriş yap ferahla, ben bakarım oğlana"
"Yok yok, sen de çok bunaldın, evde biraz kafanı dinle, internetten Hürrem Sultan'ın entirikalarını filan izle, gevşe... Oğlanın da bir haftası doldu zaten, onu da atta götüreyim..."
"Aman kızım, şimdi o kalabalıkta nasıl idare edeceksin bir haftalık bebeği, bırak kalsın benimle"
"Şulişim, o da bir an önce adapte olsun anasının hayatına, sen hep yanımızda olmayacaksın ki. Ağaç yaşken eğilir, alışsın annesinin hiperaktif temposuna" diye bilmişlik yapıp yollara düşüyorum.  


Ne yalan söyleyeyim, parkta bir resimlik mola verebiliyoruz ancak. Hemencecik uyuyakalıyor bizimki. Çaresiz, mağazalara geliyor sıra, neyse onların da kendilerine has aromatik kokuları var canım...Hemen beynimdeki Tomtom'dan bir navigasyon talep ediyorum. Eee Inditex'in anavatanında, yer yön bulmak zor zanaat, önüm arkam, sağım solum her yer Zara, bizdeki bakkal misali, insan hangisine gideceğini şaşırıyor. Bu dönemde çok kalabalık olmayan ama aynı zamanda ürün çeşitliliği de fazla bir tanesini tercih etmek gerek: 
"Diagonal Caddesi'nden dümdüz devam edin, 500 metre sonra adadan sola dönün. Hedefe ulaştınız". 

"Aaa nasıl yani? İnanmıyorum! Doğdu mu bebek! Bu ne hız! Tebrikler! Aaa sende göbek de kalmamış Sol, şaka mı bu, ne yaptın abrakadabra filan mı?" diye karşılıyor beni güleç Maria. Mahallemizdeki Zara'da hatrı sayılır bir itibarım var, hiç tevazu gösteremeyeceğim.
"Sağol tatlım, hepsi sizin kıyafetlerinizi daha iyi taşıyabilmek için" diyerek teşekkür ediyorum içten bir tebessümle. Muhabbeti daha fazla uzatıp, rakiplerimin arayı açmasına izin vermeye lüzum yok şimdi! 

Etrafa şöyle bir bakıyorum hemen: İndirim çanları çalalı beş gün geçmiş olmasına rağmen kadınların tükenmek bilmeyen iştahı yüzünden mağazadaki kaos tam gaz devam ediyor. Elleri kolları kırmızı etiketli ürünlerle dolu hemcinslerim, bir yandan onları kaybetmemek bir yandan da kıyafet çuvalına yenilerini eklemek aşkıyla amansız bir mücadele veriyor. 

Derin bir nefes alıp ben de savaşa katılıyorum, pardon pusetimle biz de: 
"Uyusun da büyüsün ninni, bu deli kadınların halini görmesin ninni..."

Atmaca gibi, indirim öncesi gözüme kestirdiğim her parçayı tek tek bulup, yarım saat kadar kısa bir süre içinde kabinlerin önünde sıra beklemeye başlıyorum.
“Otobüste hamilelere ve çocuklulara yer veriliyor da kabinlerde neden verilmiyor acaba? Günah değil mi şu el kadar bebeğe! Utanın, tüketim çılgınlığınızdan gözü dönmüş canavarlar! Hadi benimkinin sebebi postpartum depresyonu olsun, sizinki ne?” diye içimden hayıflanırken sıra bana geliyor. 

Geliyor gelmesine de, haşmetli yeni jenerasyon pusetim, kıyafet yığınım ve ben ne yapıp etsem de kabine sığamıyoruz bir türlü. İşte bir eksiklik daha modern tüketim dünyasında: ben hem kadın hem çocuk bölümünden alışveriş yapan çifte kavrulmuş bir müşteri, kutsal annelik görevim sebebiyle kabine sığamıyorum öyle mi, yazıklar olsun!

Demokrasilerde çareler tükenmez elbet, hemen tüm olasılıkları bir bir gözden geçiriyorum:
1) Bebekle birlikte puseti kabinin dışında bırakmak: Asla, Barselona gibi hırsızlığın yoğun olduğu bir şehirde ikisi de göz açıp kapayıncaya kadar elden gider. Hakkımı da arayamam bu durumda. "Kaybolan şahsi eşyalarınızdan biz sorumlu değiliz" diye üste çıkarlar mazallah! 

2) Puseti kabin dışında bırakıp indirim aşkına gözden çıkarmak, ellerim kıyafet denemekle meşgul olacağı için kabinleri denetleyen şu sevimli genç çocuktan o sürede bebeği tutmasını istemek. Evet harika fikir!

"Pardon bir şey rica edecektim. Ben çok hızlı şu kıyafetleri denerken bebeği elinde tutabilir misin lütfen? Puseti kabine sığdıramıyorum da..."
30'lu yaşlardaki bakımlı genç adam, gözlerini kocaman açıp,
"İmkansız" deyiveriyor bir çırpıda. 

Bütün lohusalık cinlerim tepeme çıkıyor: Bak bak, kutsal anneyi reddediyorsun demek! Neden? Doğum yapalı bir hafta oldu diye her şeyden elimi eteğimi çekip evde bebek mi emzireyim ha, artık bana düşen tek görev bu mu, utanmaz! Ben sana gösteririm!

"Issırmaz merak etme, hem sen de çok genç sayılmazsın, yakında o imkansız dediğin şey senin de başına gelebilir, yavaştan alışsan iyi olur." deyip hızla kafamı çeviriyorum. 
Sırtımı döner dönmez, 
"Hiç sanmıyorum, ben gayim" diyor. 
"Eee ne olmuş, Ricky Martin taşıyıcı anneyle baba olmadı mı! Biraz çağa ayak uydur sen de" diye yapıştırıveriyorum cevabı.  

Kıkır kıkır gülmeye başlıyor: 
"Güzelim sen haklısın ve çok sevimlisin. Ama saniyede 20 bluz katladığım çılgın bir günde işimi gücümü bırakıp, tecrübesiz ellerimle bebek tutmamı bekliyorsun benden!"
"Öyleyse gel bir orta yol bulalım seninle. Ben puseti kabinimin önüne park edip iki dakikada bir perdeyi aralayarak onu kontrol edeceğim, sen yeter ki ben içerdeyken şu dev mavi arabayı kimsenin buradan çıkarmadığına emin ol, tamam mı? Gözünden kaçamaz herhalde" diyerek olayı tatlıya bağlıyorum. 
"Anlaştık inatçı kadın" deyip, İspanyollara özgü gevrek bir kahkaha patlatıyor.

İlk elbiseyi üstüme geçirip, jet hızıyla açıyorum perdeyi:
"Tatlı bebeğim, melek oğlum, annen sayende hala 36 beden, kalorisiz Nutellam benim"
Bu etek de tamam: 
"Ce eee! Büyümüş de annesi kabindeyken ona bodyguard'lık yapıyormuş yesinler"
Şu Pantalona da bakayım hızla:
"Seni kaprissiz küçük adam seni, baban olsa şimdiye nasıl da söylenirdi"

"Ah zavallıcık, demek bu yaşta kadınları beklemeye başladın buralarda " diye bir ses geliyor dışarıdan. 
Hemen perdeyi aralayıp,
"Ne yapsın teyzesi, Zara'nın ülkesinde doğmasaydı, kader işte..." diyorum sarışın güzele.
"Sana iyi eğlenceler süper anne" deyip uzaklaşıyor. 

Üff şimdi bir de telefonum titriyor çantamın içinden, sürekli sabote ediliyor provam! 
"Ne yapıyorsun karıcığım, nasıl durumlar?" diye soruyor Pep.
"Postpartum terapisindeyim, oğlan da yanımda"
"Nasıl yani?"
"Doktor Zara"
"Hmm anladım geç bile kaldın"
"Aile bütçemize katkıda bulunuyorum. İnanır mısın 69 Euro'luk ipek elbise 19 Euro'ya düşmüş, sırf ondan 50 Euro kara geçtik!"
"Kar zarar öyle hesaplanmıyor aşkım, biz eksideyiz. Ama sevgili Amancio Ortega 19 Euro daha kar etti" diye düzeltiyor gülerek. 
"Aman sen de bardağın hep boş tarafını görüyorsun kocacığım! Amancio mu?"
“Amancio Amca senin sevgilin Zara da dahil Inditex holdingin sahibi, dünyanın en zengin 5. kişisi.”
“Aaa bilmez miyim, feda olsun, Senyor Ortega Amca sonuna kadar hak ediyor” deyip kurtuluyorum tek elimi bloke eden cep telefonundan. 

Küçük adam, tepesindeki spot ışıklar ve sağından solundan geçen kadınların büyüsüne kapılmış gık demeden duruyor konforlu pusetinde. İşte benim oğlum! Yaklaşık 7 perde aralamadan sonra kabinde işim bitiyor zaten, savaş ganimetlerimi gururla kucaklayıp, bir yandan da puseti ittirerek kasanın yolunu tutuyorum. 

O da ne! Kabin sırasının belki de 10 katı, yılan gibi dolanıyor önümde. Yeter artık, bu imtiyazsızlığa daha fazla dayanamayacağım, hamileyken pohpohla pohpohla sonra bütün kapitülasyonları kaldır! Pes etmeyeceğim, hakkımı arayacağım! 

Hiç tereddüt etmeden emin adımlarla kasanın en önünde bekleyen kadının yanına sokulup, 
"Çok affedersiniz, kulağa çok saçma gelecek ama ben bir şansımı deneyeyim dedim, siz anlayışlı birine benziyorsunuz. Bebeği emzirmem lazım bir an önce, bu sırayı beklersem açlıktan ölecek zavallıcık." deyiveriyorum. 
"Aaa tabii ki ne demek lütfen buyrun. Hanımefendinin bebeği çok küçük, sizler için de bir sakıncası yoksa önüme geçsin" diyerek onay alıyor arkasındaki sabırsız kalabalıktan. 
Hepsi, puseti şöyle bir süzdükten sonra gülümsüyorlar. "Ortak alışverişkolik kadınlar dayanışması" sayesinde ZAFER'le ayrılıyoruz savaştan. 

Şu Oysho'ya da uğrayıp şen bir lohusa pijaması alalım, hemen emzireceğim seni bir tanecik alışveriş partnerim, kabinler ne güne duruyor:)

Benim gibi "Limited Edition Lohusalar"a, kısaca "LEL" diyorum kendilerine,


Güneş 

* Al Basması/Alkarısı: Orta Asya Şaman inanışına göre lohusalara musallat olan korkunç bir yaratık. Uzun boylu, uzun parmaklı ve uzun tırnaklıdır. Koocaman bir başı vardır ve saçları darmadağınıktır. Yüzü öylesine çirkindir ki , dehşete düşürür kendisini gören zavallı lohusayı. Dişleri at dişi gibi iri ve seyrek, ayakları ise terstir. Anadolu'nun birçok bölgesinde lohusanın başına kırmızı bir tül bağlarlar çünkü, albasmasının kırmızı rengi hiç sevmediğine inanılır.

3 yorum:

Lulu's life dedi ki...

firlamasin Sol ! Allah sitilettolarina zeval vermesin.. :)) xxx

Adsız dedi ki...

Gunescim harika bir yazı..bugun ogle tatilimi keyiflendirdin..bir cirpida okudum.. yenilerini bekliyoruz..

Ece Araz dedi ki...

Harika bir hikaye ! Bayıldım...